Ben, bütün varlığımı ve bilincimi, onu anlamak uğruna zamanın yenilmez akışına pazarlamıştım.
Dünya, bulanık. Kirpiklerim ısrarla birbirine tutunmak için çabalarken gördüğüm tek net görüntü yanımda pinekleyen kadının yüzüydü. Uzun uzun baktım, hafif aralıklar ile derin iç çekişler sardı zamansal algımı. Bir ses ile aralandı dalgınlığım. Yüzüme, meraklı bir bakış fırlattı, çakıl taşları ile dolu zemini eşeleyip bir taşı göstererek:
”Bu kömür mü?” dedi,.
O biçimsiz taşa baktım. Bir fikrim yoktu:
‘’ Zaten sana sorulan soruların cevapları ile ilgilenmiyorsun, buna bir kömür demem seni ne kadar tatmin eder?’’ Kadın, yüzünde benimle alay eden bir umursamazlık sergiliyordu. Ya da çok iyi rol yapıyordu. Ben bütün varlığımı ve bilincimi, onu anlamak uğruna zamanın yenilmez akışına pazarlamıştım.
Bir an duraksadım, damarlarımın sızladığını hissediyordum, damarlarımda fazla akışkan olmayan yoğun bir civanın aktığına neredeyse emindim. Damarlarımdaki bu sızının da etkisiyle yerde bulduğum hafif kirli, keskin bir cam parçası ile biçimi bile olmayan bu kömüre benzeyen taşı, elimin üzerine resmetmek istiyordum. Henüz ilk hamlemde, kanın çakıl taşlarına çarparak kumsala karışması bende fanatik duyguların hareket etmesine neden oldu. Artık her şey armonik; gözlerimin ucundaki deniz, sıcaklığından sıkıntı fışkıran kumsal, şuh kırmızı bu kan. Bu armoni içinde her edim, ağır çekimdeymiş gibi işliyor bilincime. Kadın, yapmacık bir hayretle çantasından mendil çıkarırken sordu:
-Bunu neden yaptın? dedi.
Sorular sorup cevaplarından kaçıyordu. Cevabımı dinlemeden çantasından
çıkardığı mendili hızla, içi boş bir tavırla elime bastırdı.
– Bak, bir sürü masraf çıkaracaksın. Hastane, ilaç…” daha lafını bitirmeden araya girdim:
‘’Yaşamın kontrolünü eline alamamış bir kadınsın. Açtığın her yeni kapı, yalıtkan bir hüzün getirdi. Kimseyle iyi bir ilişki de kuramadın. Sana göre bu hayatın nihai amacı daha fazla para. Neden biliyor musun? Elinde tutabilmeyi başardığın tek şey o.’’
Sadece susarak uzlaştık birkaç dakika. Sanki sessizlik bizim yeni konuşma dilimiz olmuştu. Bir süre sonra hiçbir şey demeden oturduğumuz yerden kalktık.
Karanlığı delen bir ışık gibi sahil boyu yürümeye karar vermiştik. Kumlar ayaklarıma sarılıyor bir adım daha atmamı istemiyor gibiydi. Bazen doğrunun da saklanması gerektiğini düşündüm. Sözlerin hafif olduğu kadar ağırlaşabileceğini de unutup, onun yüzüne öfkeyle gerçekleri çarpmıştım. Yanımızdan birçok insan geçiyordu. O her gördüğü erkeğe, onu sahiplenmek istercesine bakıyordu. Bunu, ben görmesem de anlıyordum. Bakışlarının bir rüzgar gibi her yere savrulduğunu görmek için ona bakmam gerekmiyordu. Ben umursamazlığının şarapneline her çarptığımda, zihnimdeki düşünce kalabalığı içine giriyordum. Onun, beni sevmediği için yargılanmaması gerektiğinin doğruluğunu bilip, beni sevmeyen biriyle birlikte yaşamanın yanlışlığı ile eylemsizlik içinde deviniyordum. Bu yüzden onu yargılamadan onunla yaşamaya devam ediyordum. Kim bilir kaç bin adım attım?
Duraksadım:’
’Şu köşede biraz dinlenelim mi?’’ dedim. ‘’Olur’’ der gibi baktı. Vicdan içimde ağrılı bir siyatik gibiydi. Vicdanımın eczası yine onun elindeydi. Çabuk kaybolacağını bildiğim bir hevesle sordum:
‘’Yarın akşam birlikte yemek yiyelim mi?
Ben ısmarlıyorum.”
