Written by 6:08 pm Modern Kriz, Sosyoloji

Sanat ve Etnometodoloji

sanat ve etnometodoloji

ÖZ

Etnomedoloji, bireyler arasındaki etkileşime odaklanmakla birlikte, üyelerin karşılaştığı durumları anlamlandırma süreçlerinin ampirik olarak incelenmesidir. Herold Garfinkel Yarı-Alan deneyleri ile etkileşimin kırılgan yapısını görünür kılsa da bu durum süreç içerisinde bireylerin kendi etkileşimleri ile yarattığı düzene ve gerçekliğe yabancılaşmasını da yansıtır niteliktedir. Çalışma içerisinde ‘’yabancılaşma’’ Bertolt Brecht ve epik tiyatro ekseninde etnometodolojik yöntem ile tartışılacaktır. John Cage’in 4’33 eseri ve Marcel Duchamp’ın ‘’Çeşme’’ adlı eseri anlam ve bağlam arasında kurulan ilişkinin, ‘’gündelik hayat tutumunun’’ sanat alanı içerisindeki yansıması dahilinde çalışma içerisinde etnometodolojik kuram ile analiz edilecektir.

Anahtar Kelimeler: Etnometodoloji, Garfinkel, Sanat, Epik Tiyatro, Yabancılaşma, Anlam, Bağlam, Duchamp, Brecht

 

 

ABSTRACKT

Ethnomethodology focuses on the interactions between individuals and empirically examines the processes through which members make sense of situations they encounter. Although Harold Garfinkel’s Breaching Experiments reveal the fragile nature of interaction, they also reflect the alienation individuals experience from the order and reality they create through their own interactions. In this study, the concept of “alienation” will be discussed through the lens of Bertolt Brecht and epic theatre using an ethnomethodological approach. John Cage’s 4’33” and Marcel Duchamp’s Fountain will be analyzed within the framework of ethnomethodological theory as reflections of the relationship between meaning and context, as well as the “natural attitude of everyday life” in the field of art.

Keywords: Ethnomethodology, Garfinkel, Art, Epic Theatre, Alienation, Meaning, Contex, Duchamp, Brecht

 

GİRİŞ

Konvansiyonel sosyolojik yaklaşımda teorisyenler, toplumsal düzeni, toplumu aşan bir gerçeklik olarak görme eğilimindedir. Yapı ve birey düalizminde belirleyici konumda olanın yapı olduğu yönünde vurgular mevcuttur. Örneğin Durkheim’ın metodolojisi, özneler arası ilişki ve etkileşimi analiz etmekten ziyade makro ölçekte olan yapıları anlamaya yöneliktir. Durkehim’ın geliştirmiş olduğu sosyal olgular kavramı ile, yapının zorlayıcı ve bireyin dışında, bireyin davranışlarını yönlendirici, nesnel nitelikte olduğu vurgulanmaktadır (Durkheim, 1995, s. 51). Sosyolojik bilgi üretim sürecinde, sosyolojinin inceleme nesnesi üzerine farklılaşan metodolojik yaklaşımlardan bir diğeri de ‘’yorumlayıcı sosyolojidir.’’ Weber’e göre sosyolojinin inceleme nesnesini ‘’sosyal eylemdir’’ (Demirel, 2013, s. 2); ‘’Sosyoloji, toplumsal eylemi yorumlayıcı tarzda anlamaya ve böylece onun yönünü ve sonuçlarını nedensel olarak açıklamaya çalışan bir bilimdir’’ (Jonathan H. Turner, 2010, s. 213). Weber, bir davranışın eylem olabilmesi için o davranışın diğerleri tarafından anlamlı görülebilmesi (yönelimsel) niteliğini taşıması gerekliliğini vurgulamaktadır. Weber’in öznel anlam ve sosyal etkileşim odaklı yaklaşımı farklı metodolojilerin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Örneğin, Alfred Schutz Weber’in ‘’öznel anlam’’ yaklaşımını eleştirmekle birlikte Husserl’in Fenomenolojik yaklaşımını sosyoloji disiplini çerçevesinde yeniden formüle eder. Schutz, anlamın bağlamsal ve özneler arası olduğuna vurgu yapmaktadır (Öğütle, 2022, s. 21).  Schuzt’a göre eylemin anlamı, aktör, katılımcı ve gözlemci açısından farklılık ihtiva etmektedir (Öğütle, 2022, s. 29). Bu bağlamda Schutz ve Weber’in, faillerin bakış açısı bağlamında farklılaştığı noktalar mevcuttur. Schutz, bireylerin eylemlerine yükledikleri anlamların, bireylerin öznel bilinçleri üzerinden anlaşılabileceğini savunur.  Bu nedenle Weber’i ‘’failin bakış açısını ele almayı amaçladığı halde sürekli gözlemcinin kategorilerine doğru kaymakla itham eder’’ (Öğütle, 2022, s. 28).

Çalışma içerisinde ‘’yabancılaşma’’ Bertolt Brecht ve epik tiyatro ekseninde etnometodolojik yöntem ile tartışılacaktır. John Cage’in 4’33 eseri ve Marcel Duchamp’ın ‘’Çeşme’’ adlı eseri anlam ve bağlam arasında kurulan ilişkinin, ‘’gündelik hayat tutumunun’’ sanat alanı içerisindeki yansıması dahilinde çalışma içerisinde etnometodolojik kuram ile analiz edilecektir.

Etnomedoloji, bireyler arasındaki etkileşime odaklanmakla birlikte, üyelerin karşılaştığı durumları anlamlandırma süreçlerinin ampirik olarak incelenmesidir. Etnometodologlara göre toplumsal düzen sabit, değişmez bir nitelikte değildir; üyeler tarafından üretilir ve yeniden inşa edilir (M.Poloma, 1993, s. 244). Etnometodoloji bu yönü ile konvansiyonel sosyolojik yaklaşımlardan farklı bir metodoloji sergilemektedir. Harold Garfinkel tarafından geliştirilmiş bir yaklaşım olan etnometodoloji bireylerin öznel durumu ile ilgilidir. Garfinkel’ göre etnometodoloji ‘’öznel ifadelerin (indexical exspression) ve gündelik yaşamın örgütlenmiş, sanatsal, devam eden, muhtemel edinimleri gibi diğer pratik eylemlerin incelenmesi” olarak tanımlanmaktadır (Yolcu, 2024, s.36; M.Poloma,1993 s. 244). Bu bağlamda bireyler bilimsel kurama göre davranmaktan ziyade pratik düzeyde davranmaktadır. ‘’Pratik eylemin rasyonel olarak açıklanabilir’’ olması doğrultusunda 3 temel mesele öne çıkmaktadır. Bunlardan ilki, (Indexical Expressions) öznel ifadelerdir. Üyelerin ifadelerinin anlamı, içinde bulundukları bağlamdan türetilir ve bu anlamlar sabit değildir. Etnometodologlar günlük yaşam içerisinde bireylerin karşılaştığı durumları hangi yöntemler ile anlamlandırdığına odaklanmaktadır (Özsöz, 2007, s. 4). Garfinkel bu doğrultuda öznel ve nesnel ifadeleri birbirinden ayırmaktadır. Günlük hayat içerisinde üyelerin öznel ifadeleri nesnellikten uzak ve daha muğlak olabilmektedir. Örneğin bir öğrenci derse gecikme nedenini açıklarken kendisinde olan uyku problemini ‘’circadian rhythm disorders’ veya ‘’hipotalamus disfonksiyonu’’ gibi kavramlarla açıklamaktan ziyade daha çok biçimsel olmayan söyleme (informal discourse) başvuracaktır. Bir diğer unsur ise Garfinkel’in ‘’pratik eylem’’ (pratical action) üzerine odaklanmasıdır. Bu bağlamda Garfinkel jüri üyelerinin karar almalarına yönelik süreçleri inceler. (Garfinkel, 2014) Jüri üyelerinin karar alma süreçlerinde belirli normlara ve kurallara uyma eğiliminde olduklarının yanı sıra, bu kuralların yalnızca resmi yasal düzenlemelerden değil, gündelik sosyal etkileşimlerde kullanılan pratik yöntemlerden de kaynaklandığını savunur. Karar verme sürecindeki bu normlar ve uygulamalar, bireylerin sosyal bağlam içinde anlam oluşturma biçimlerini yansıtır. Bir diğer unsur ise her eylemin farklı bağlamların izlerini taşıyan bir tarihe sahip olmasıdır. Bireyin geçmiş deneyimleri kendi kılavuzlarını (guidelines) oluşturabilmektedir. (M.Poloma, 1993). Özetle Garfinkel, sosyologların gündelik yaşamda bireylerin kullandığı bağlama bağlı (Indexcial Exspression) ifadelerle dolu olan dünyayı, bilimsel rasyonellik adına, nesnel ifadelerle tanımlama çabasında olduklarını vurgular. Bu yaklaşımın, sosyologları, insanların gündelik yaşamlarında sergiledikleri doğal ve pratik rasyonellikten uzaklaştırdığını savunur. (M.Poloma, 1993)

Yarı-Alan Deneyleri (Quasi-Field Experiment) ve Etnometodolojide Temel Kavramlar

Garfinkel ve öğrencileri, gündelik yaşamda sorgulanmadan kabul edilen gerçeklikleri irdelemek ve bu yönlerin daha anlaşılır hale gelmesini sağlamak amacıyla yarı-alan deneyleri (quasi-field experiments) gerçekleştirmiştir (M.Poloma, 1993). Bireyler gündelik hayat içerisinde kullanacakları ifadelerin biçimini sosyal bağlamlara göre belirlemektedir. Sosyal bağlam içerisindeki diğer bireyler bu ifadelerin biçiminin üye tarafından değiştirilmesinin en önemli unsurları arasındadır. Örneğin; bir doktor, bir hastanın tıbbi durumunu, hasta odada bulunurken hemşireye açıklamak istediğinde, hastanın doğrudan bilgiye erişmesini engellemek amacıyla tıbbi terimlere (nesnel ifadelere) başvurabilir. Bu doğrultuda hasta, doktorun ifade biçimini değiştirmektedir. Ancak hastaya bilgi iletileceği zaman ekseriyetle öznel ifadelere yer verilmektedir. Tercih edilen bu iletişim stratejisi belirli anlamları ihtiva etmektedir; doktorun nesnel ifadeleri kullanımı, hemşire ile etkili bir iletişim kurarken aynı zamanda hastanın anlayışını sınırlandırır, böylece doktor-hasta ilişkisinde bilgi hiyerarşisi korunur. Eylemlerin anlamlarının ya da anlaşılırlıklarının başkalarına sunulacak şekilde üretilmesi, eylemlerimizin ne anlama geldiğinin başkaları tarafından anlaşılması rastlantısal bir gerçeklik değildir. Etnometodolojik yöntem bireylerin bu çabasını ‘açıklanabilirlik’’ olarak kavramsallaştırmakta ve bireylerin geliştirmiş olduğu bu metotları analiz nesnesi olarak görmektedir. Toplumsal hayatın ya da insan eylemlerinin açıklanabilir olduğunu ifade etmek, aynı zamanda onun betimlenebilir ve değerlendirilebilir olduğunu belirtmek anlamına gelir (DOĞAN, 2020).

Gündelik hayat içerisinde bireyler karşılıklı iletişim halindeyken alışılagelen bir diyaloğu sürdürme eğilimindedir. Üyeler tarafından gündelik toplumsal dünya ‘’hayatın doğal gerçekleri’’ olarak bilinmektedir (Garfinkel, 2014, s. 59). Gündelik hayat içerisinde üyelerin karşılaştığı durumları anlaşılır, yorumlanabilir kılan ise üyenin sahip olduğu arka-plan özellikleridir. Bireyler, arka-plan bilgisi sayesinde yeni durumları anlamlandırır ve uygun tepkiler geliştirir. Alfred Schutz ise arka-plan beklentilerini ‘’gündelik hayat tutumu’’ olarak kavramsallaştırmaktadır (Garfinkel, 2014, s. 62).  Bu bağlamda bireyler karşılaştığı her durumu sorgulamazlar. Gündelik rutin etkinlikler içerisinde şüphe askıya alınmaktadır. Bireyler bu rutin etkinliklerde öncelikli olarak şüpheye başvurmazlar. Rutinler ve alışıldık etkinlikler sayesinde bireyler, sosyal yaşamda sürekli sorgulama yapmadan etkinliklerini sürdürebilir, bu da sosyal düzenin ve gündelik pratiklerin devamlılığını sağlar. Örneğin bir birey, kitap okumak amacıyla odasını aydınlatmak istediğinde, lambanın anahtarına basarken genellikle elektrik çarpması ya da ampulün patlaması gibi ihtimalleri düşünmez. Bu durum, “gündelik hayat tutumu” yahut ‘’doğal tutum’’ kavramı bağlamında, bireylerin gündelik yaşamda rutin eylemleri sorgulamadan gerçekleştirme eğilimini yansıtır. Ancak lamba yanmazsa birey, bu durumu genellikle büyük bir şüpheyle değil, aksine gündelik deneyimlerine dayalı bir çerçevede ele alır. İlk olarak, lambanın ampulü veya anahtarının çalışıp çalışmadığını düşünür ve ardından bir elektrik kesintisi olasılığını değerlendirmek için çevresindeki durumları kontrol etmeye yönelir. Bu doğal tutum bireyin gündelik yaşamın olağan akışını sürdürmesini sağlar. Bu doğrultuda alışılagelmişin dışına çıkmak etkileşimi sorunlu hale getirmektedir. Üyeler için bu durum bildik dünyanın doğal akışının bozulmasıdır. Garfinkel (2014) yarı-alan deneyleri (quasi-field experiments) ile bilindik olanın, kabul edilen gerçekliğin yönlerini sorgulamaktadır. Aşağıda Garfinkel’ın yarı-alan deneylerine ilişkin bir örnek verilmiştir.

 

‘’VAKA 2’’ (Garfinkel, 2014, s. 67)

Denek: Merhaba Ray. Kız arkadaşın ne hissediyor?

Deneyci: ‘’Ne hissediyor?’’ sözüyle ne demek istiyorsun? Kastettiğin şey fiziksel mi, zihinsel mi?

Denek: Nasıl hissettiğini kastediyorum. Durumunuz nasıl? (Dikkatle süzer).

Deneyci: Hiçbir sorun yok. Ne anlatmak istediğini biraz daha açıklığa kavuşturur musun?

Denek: Aldırma. Tıp fakültesi nasıl gidiyor?

Deneyci: ‘’Nasıl gidiyor?’’ sözüyle ne demek istiyorsun?

Denek: Ne demek istediğimi biliyorsun.

Deneyci: Gerçekten de bilmiyorum.

Denek: Derdin ne? Hasta mısın?

Bu bağlamda karşılıklı konuşma bazı özellikleri içermektedir. Gündelik etkileşimlerin/diyalogların rutinleşmesinde taraflar bazı anlayışlara sahiptir. Toplumsal ilişkiler, pratik ilişkilere ve öznel ifadelere göre şekillenirken taraflar bir tür beklenti içerisindedir. Bu beklenti, taraflar tarafından anlatılmak istenen olay aktarılırken detaya yer verilmeksizin karşı tarafın, olayı anlatılmak istenene uygun biçimde anlamasına yöneliktir. Dolayısıyla taraflar, anlatmak istediği durumları aktarırken detaylara başvurmamaktadır. Anlamak edimi, ayrıntı verilmeyen, açıkça belirtilmeyen şeyler çerçevesinde gerçekleşmektedir. Anlam, yalnızca kullanılan ifadelerden değil, diyaloğun akışı ve bağlamı içinde üretilmektedir. Aktörün kullandığı ifadelerin anlamı, bu ifadelerin nasıl, ne zaman ve hangi bağlamda söylendiğiyle de belirlenir. Her bir taraf, diğerinin ifade ettiklerini sadece bir kelimeler dizisi olarak değil, o anda yaşanan bağlamın bir işareti olarak değerlendirir. Bir diğer önemli unsur ise, dinleyicinin, anlamlandırma sürecinde, mesajı ileten kişinin kimliği, niyeti ve taraflar arasındaki etkileşim hakkında bilgi sahibi olmasının, iletilen ifadelerin anlaşılırlığı üzerinde etkili olmasıdır. Garfinkel’in (2014) uygulamış olduğu yarı-alan (quasi-field experiments) deneylerinde olduğu gibi; dinleyicilerin, tarafların ifadeleri içerisinde yer alan duruma özgü muğlaklığı sorgulaması, detay beklentisi gündelik etkinliklerin rutin akışının sürdürülmesini sekteye uğratabilmektedir. Bu durum sosyolojik bir araştırmanın dışında sinema alanına da yansımış ve eleştirilmiştir. Curb Your Enthusiasm (2000) dizisinde gerçekleşen bir restoran sahnesi Garfinkel’in(2014) yarı-alan deneylerini anımsatmaktadır. Larry restoran içerisinde yemeğinin geciktiğini fark ettiğinde şefe bu durumun nedenini sormaktadır. Şef ise ‘’ küçük bir karışıklık yaşandığını ve yemeğin birazdan hazır olacağını’’ belirtmektedir. Bunun üzerine Larry ise ‘’bu karışıklıktan ne kastettiğini’’ sorar ve şef bu soruyu ‘’normal’’ karşılamayıp, ‘’olağan mutfak karışıklığı’’ olarak yanıtlamaktadır. Etnometodolojik çerçevede Larry kabul göreni, bilindik olanı sorgulamaktadır. Sahne içerisinde Schutz’un ‘’gündelik hayat tutumu’’ olarak ifade ettiği durumunun zıttı bir tutumun sergilenmesi ile etkileşimde yaşanan kırılganlık gösterilmiştir. Yani bireyler gündelik hayat içerisinde karşılaştığı olağan aksaklıklara, gündelik hayat gerçekliğine Descartes’ın metodik şüphesine benzer bir tutumla yaklaşmayıp gündelik hayatın sürdürülebilirliği açısından gündelik hayat gerçekliğini, rutinin işleyişini sorgulamadan kabul etme eğilimindedir.

Gündelik hayat içerisinde düzenin sürdürülebilmesinde ‘’refleksivite’’ de önemli bir unsurdur. Refleksiflik, toplumsal düzenin ve anlamın, bireylerin eylemleri sırasında hem üretilmesi hem de aynı anda gözlemlenebilir hale getirilmesi sürecini ifade eder. Garfinkel, toplumsal düzenin doğrudan var olan bir gerçeklik olmadığını, bireyler tarafından sürekli olarak üretildiğini ve yeniden yapılandırıldığını savunur (DOĞAN, 2020).

 

 SANATA DAİR

‘’Sanat öznel ifadelendirmeler aracılığıyla karakterize edilir, fakat bilim nesnel ifadelere dayanır’’ (M.Poloma, 1993, s. 245)

Sanat nesneleri, düşünsel ve soyut olanın alegorik tezahürü olmakla birlikte öznel anlamları ihtiva etmektedir. Bu tanımdan hareketle var olanı olduğu gibi gösterme ile karakterize edilen geleneksel sanat anlayışının aksine modern sanat anlayışı, bireylerin biricik deneyimlerinin sanat alanına yansıtılmasına olanak sağlamıştır (Sankır, 2018, s. 527). Nesnenin sanat yapıtına dönüşme sürecinde, nesnelerin işlevlerinden soyutlanıp, kendi bağlamlarından koparılması etkili unsurlardır (Sankır, 2018). Örneğin Marcel Duchamp’ ın “çeşme” (Fountain) isimli eserinde yer alan ‘’pisuar’’ı sanat nesnesine dönüştüren o pisuarın kendi kültürel bağlamından koparılarak, işlevlerinin engellenmesidir. Hazır, endüstriyel nesne (ready-made) niteliği taşıyan eser dönemin sanat algısı nedeniyle sanat eseri olarak kabul edilmemiştir. Ancak kavramsal sanat ve modern sanat teorilerinin gelişmesiyle geniş çapta ün kazanmıştır. Nesnenin sanat eserine dönüşümünde dönemin sanata dair algısı da önem arz etmektedir. Bir diğer benzer örnek ise İtalyan sanatçı Maurizo Cattelan tarafından 2019 yılında oluşturulan Comedian adlı eserdir. Eser, duvara gümüş renkli koli bandı ile yapıştırılan muz ile oluşturulmuştur. Sıradan nesnenin, işlevini kaybetmesi ve bağlamının değiştirilmesi o nesneyi sanat eserine dönüşmektedir. Bu sanat eserleri sıradanlığını kaybettiğinde birer gösterge niteliğini de taşımaktadır (Sankır, 2018). Sıradan bir nesnenin gösterge olabilme özelliğini kazanması, o nesnenin sanat eseri olarak addedilmesinde önemli bir rol oynamakla birlikte bu süreçte nesneyi biricik kılan öznenin kimliği de önem arz etmektedir. Sanat eserlerinin içerdiği anlam sosyal bağlamdan bağımsız değildir (Sankır, 2018).

İzleyicisi ile doğrudan etkileşim içinde olan performans sanatı ise, sanat ve yaşam arasındaki sınırları belirsizleştiren, toplumsal konuları içerisinde barındıran bir sanat dalıdır. Performans sanatında ‘’meta’’ değeri taşıyan bir nesne bulunmamaktadır. Bu alan içerisinde anlamın oluşumunda sanatçının bedeni ve eylemselliği ‘’izleyiciye iletmek istediği mesaj’’ önemli unsurlardır. Performans sanatında sanatçı, önceden belirlenmiş bir metne veya senaryoya sıkı sıkıya bağlı kalmaz. Bu sanat dalı, doğaçlama ve anlık ifade biçimlerini esas alarak, sanatçının yaratıcı özgürlüğünü ve bedenini bir ifade aracı olarak kullanmasını ön plana çıkarır. Metin veya sabit bir anlatı yerine, performans sanatının dinamiği, sanatçının eylem sürecinde yarattığı anlık etkileşimler ve doğrudan iletişim ile şekillenir. Böylece, performans sanatı, geleneksel tiyatro ve sahne sanatlarından farklı olarak, sınırları belirsiz, özgürleştirici bir alan sunar. Bu bağlamda, performans sanatçısının pratiği, spontane yaratım ve kavramsal derinlik ile şekillenen bir ifade biçimi olarak değerlendirilebilir.  Sanatçının iletmek istediği düşünceyi ifade etmek amacıyla tasarlanan performans, önceden belirlenen bir mekânda icra edilmeye başlanır, belirlenen süre boyunca devam eder ve sonlandırılır. Bu sanat dalında izleyiciye de rol verilmektedir (İşleyen, 2016, s. 342).

 

 

Etnometodolojik Perspektiften 4’33 (Dört Dakika Otuz Üç Saniye) Eseri

  Bireyler içinde bulundukları bağlama göre kendi etkileşim örüntüleri ile bir düzen tesis etmekte ve anlam statik yapıda olmayıp bağlam içerisinde inşa edilmektedir. Gündelik hayatın birçok alanında olduğu gibi bireyler sanatsal faaliyetler içeren alanlara da arka-plan özellikleri doğrultusunda yaklaşmaktadır. Örneğin bir piyano resitalinde bireylerin kabul gören gerçeklik beklentilerini sanatçının, piyano aracılığıyla sağladığı armonileri dinleyiciye sunması, entonasyon becerisine sahipliği oluşturmaktadır. Ancak John Cage’in sanat ve yaşam arasındaki sınırlara, hangi seslerin müzik yahut sanatsallık ihtiva ettiğinin kim tarafından belirlendiğine yönelik sorgusu (AKIN, 2021) sanat alanı içerisinde farklı bir perspektifi yansıtmaktadır. Cage, sanat alanının kurallar ve normlar ile sınırlandırılmaması gerektiğini düşünmekte ve sanatı yaşamın bir parçası olarak benimsemektedir (AKIN, 2021).

John Cage’in 4’33(Dört Dakika Otuz Üç Saniye) isimli eseri performans sanatı içerisinde yer alabilecek nitelikte bir yapıttır. 1952 yılına ait eser üç bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerde icracı, bir enstrümanı kullanarak ses oluşturmaksızın yalnızca kronometre ile süreyi kontrol etmektedir. Eserin bölümlerini çevreden ve dinleyicilerden gelen rastlantısal sesler oluşturmaktadır. Enstrümanlar aracılığı ile sunulacak tınılı sesleri bekleyen dinleyici, sessizlik temalı bir performansı deneyimlemiştir (AKIN, 2021). Cage müziğin oluşum sürecinde rastlantısal, çevresel seslerin önemini bu eseri ile vurgulamakta ve dinleyiciye de aktif bir rol vermektedir. Cage’in 4’33 adlı eseri etnometodolojik olarak değerlendirildiğinde, bu eser Garfinkel’ın yarı-alan deneylerine benzemektedir. Arka-plan özelliklerine sahip bireyler düzenli seslerden oluşan müzikal bir performans beklentisi içerisindeyken, performansın sessizlik bağlamında işleyişi, bu beklenmeyen durumun oluşması dinleyicilerin sanat alanı içerisindeki gerçekliği, düzeni sorgulamasına neden olmuştur. Dinleyiciler bu sessizliği kurallar çerçevesinde sürdürmekten ziyade birtakım sesler çıkarıp düzeni sağlamaya çalışmışlardır. Yapıt icracının açısından değerlendirildiğinde ise, performans içerisinde dinleyiciye rol verilmesi ve dinleyicinin müziğin üretim sürecine aktif katılımı etnometodolojik yöntemin “gündelik hayatta toplumsal düzenin, aktörlerin etkileşimleri yoluyla inşa edilmesine” yönelik vurgusuyla paralellik göstermektedir. Etnometodoloji, bağlamın anlama işaret ettiğini vurgulamaktadır ancak Cage bu metodolojiden farklı olarak bağlamı müziğin üretimi ve icrası sürecinde önemli bir unsur olarak görmemektedir (AKIN, 2021).

 Nesnelerin Bağlama Yönelik Anlamı

Bireylerin kullanmış olduğu ifadelerin bağlam içinde anlam kazanmasının yanı sıra gündelik hayatın pek çok alanında bağlam, anlamın inşasında etkin rol oynamaktadır. Örneğin Marry Douglas’a göre kir, “yerinde olmayan şey (matter out of place)’’ olarak tanımlanmıştır (Fardon, 2010). Bu doğrultuda kullanılmış bir ayakkabı, ev içerisinde ‘’kirli’’ olarak görülürken, kamusal alanlarda ‘’park, yürüyüş yolu vb. alanlarda’’ özellikle kirli olarak görülmeyip ‘’normal’’ olarak görülecektir. Marry Douglas farklı örnekler üzerinden de bağlamın önemini belirtmektedir. İçerisinde saç teli bulunan servis edilmiş yemeğin kirli olarak görülmesi veya yiyeceklerin servis edildikten sonra tüketilip bir miktarının bırakılması sonrasında ‘kirli’ olarak algılaması (Fardon, 2010) verilmiş olan örneklerden bazılarıdır.  Marry Douglas’ın, kirli olarak algılanan şeyin bağlam içerisinde farklılaşan anlamı üzerindeki vurgusu etnometodologların anlam-bağlam ilişkisine dair açıklamalarına benzerlik göstermektedir. Bu bağlamda etnometodolojik bir çerçevede ‘’kir’’ sözcüğü de bulunduğu bağlam ve öznel ifadeler (indexical expression) doğrultusunda farklı anlamlar içermektedir. Kir kelimesi tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Kelimeye dair anlam bağlam içerisindeki karşılıklı etkileşime ve üyelerin arka-plan bilgilerine göre anlam kazanacaktır. Örneğin Tevfik Fikret’in Sis adlı şiirinde şu cümleler bulunmaktadır:

 

Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün
iki lâcivert gözünle ne kadar canayakın görünüyorsun!
Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi;
içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden.[1]

 

Tevfik Fikret, kir sözcüğünü sanatsal yapıtı içerisinde kullanır ancak sözcüğün bağlamdan koparılması ifade edilmek istenen anlamın muğlak kalmasına neden olmaktadır. Aynı şekilde ‘’X kişisi kirli’’ ifadesi bağlamından bağımsız olduğu sürece bir anlam ifade etmemektedir. Bu kirliliğin hangi anlamda ‘’patolojik, fiziksel, ruhsal veya sembolik olarak’’ ifade edilmek istendiği belirsizdir. Marcel Duchamp’ın Çeşme (Fountain) eseri ve Maurizio Cattelan’ın Comedian adlı eseri anlamın bağlam içerisinde inşa edildiğini gösteren örnek niteliğindeki sanat yapıtlarıdır. Bu doğrultuda eserler sanat alanı içerisinde bilinen gerçekliği ve normları sorgulatmaktadır. Etnometodologlar gündelik hayatta bireylerin düzeni ve anlamı inşa ederken hangi yöntemleri kullandığı üzerine düşünmektedir. Eylem veya kullanılan ifadeler kendiliğinden bir anlama sahip olmamakla birlikte, Çeşme isimli eserin kazandığı anlam da rastlantısal veya özsel değildir. Etnomedolojik bağlamda ‘’Çeşme’’ eseri aktörlerin gündelik hayatta başvurduğu zımni (ımplicit) bilgi ile yani herkes tarafından bilindiği varsayılan sağduyusal bilgiyle uyumlu olmamasına rağmen sanat yapıtına dönüşmüştür.  Pisuar’ın sanat eseri olarak görülmesini anlaşılır (sensible) ve akla uygun (reasonable) kılan pisuarın yalnızca bağlamının değişmesi ve işlevlerinden soyutlanmasının yanı sıra, sıradan bir nesne olan pisuarın sanat yapıtına dönüşmesini isteyen aktörün ‘’sanatçının’’ kimliği, davranışın yönelimselliği[2] veya açıklanabilirliği bu doğrultuda önemli unsurlardır.  Etnometodolojik bir perspektifle bu nesnelerin sanat yapıtı olarak görülmesi dokümanter metot ile de açıklanabilir niteliktedir. Bağlamı değiştirilen nesnenin yeni bağlamı ‘’’müze, sergi alanı vb mekanlar’’ diğer aktörlerin(izleyicilerin), sanat yapıtına dair herhangi bir bilgiye sahip olmasalar dahi ‘’sanata dair mekanın verili anlamı, mekana dair zımni bilgi’’ mekan içerisindeki o nesnenin diğer aktörler tarafından sanat nesnesi olarak görülmesine neden olacaktır.

 

Bertolt Brecht ve Yabancılaştırma Efektlerini Gündelik Etkileşimler Ağı İçinde Düşünmek

Yabancılaşma kavramı teorisyenler tarafından farklı anlam ve bağlamlarda kullanılmıştır. Bertolt Brecht ise yabancılaştırma efekti metodunu epik tiyatro içerisinde uygulamaktadır. John Cage gibi Brecht de sanat alanını burjuvanın düşünce ve deneyimlerinin yansıması olarak görmeyi reddetmiş ve epik tiyatroda, yabancılaştırma efektleri ile geleneksel, aristotelesçi tiyatro anlayışından farklı bir metot uygulamıştır (Dinç, 2021). Seyircinin sahnede olanlar ile yabancılaşması müzikler aracılığıyla yapılmaktadır (Dinç, 2021). Müziğin işlevi seyircinin sahne ile bütünleşmesini, kurgusal olanla özdeşleşmesini engellemektedir. Epizodik biçimde gerçekleştirilen epik tiyatro, doğal ve bütüncül, birbirleri ile bağıntılı sahnelerin izleyiciye sunulmasından ziyade olay örgüsünü doğrusal olarak aktarmayıp kendi başına anlamlı hikayelerden oluşmaktadır. Etnometodolojik çerçevede önemli olan epik tiyatro içerisindeki gestus kavramıdır. Gestus, bireysel bir jestin ötesinde, toplumsal bağlamı temsil etmekte ve oyuna epizodik biçimini vermektedir. Karakterin hareketleri, onun içinde bulunduğu sınıfsal, ekonomik veya politik durumu yansıtmalıdır. Seyirci, bu hareketlerden karakterin rolünü ve onun toplumdaki konumunu analiz edebilir. Gestus, oyuncuların kişisel ifadelerini yansıtmaktan ziyade toplumsal olana işaret etmektedir (Dinç, Gestus Müziği, 2021, s. 658). Gestus, oyuncunun toplumu ve diğer bireylerle olan ilişkilerini görünür kılan tutum ve davranışları içerir. Bu kavram, yalnızca fiziksel hareketlerden ibaret değildir; daha derin bir anlam taşır. Gestus, toplumsal ilişkiler üzerine politik bir ifade sunar ve sahnelenen olayları tarihsel bir bağlama oturtarak seyirciye toplumsal dinamikleri eleştirel bir şekilde değerlendirme fırsatı verir (Dinç, Gestus Müziği, 2021, s. 658). Aşağıda bir gestus örneği verilmiştir:

Gestus olmayan davranış: Bir kış günü sakar birinin kaygan zemin üzerinde düşmesi.

Gestus olan davranış: Bir bürokratın kaygan bir zemin üzerinde kaymamak için uğraşıp didinmesi. Böyle bir kayma sonucu başkalarının gözünde saygınlığını yitirme. (alıntılayan Dinç, Gestus Müziği, 2021, s. 659)

Dolayısıyla gestus bir bağlama işaret ederek anlamın bağlam içinde düşünülmesine olanak saylayan bir kavramdır. Epik tiyatroda gestus müziğinde, bilinçli olarak oluşturulan uyumsuzluk[3] seyircinin oyunu sorgulamasına ve oyuna yabancılaşmasına olanak tanımaktadır. Aktörlerin gündelik hayat içerisinde gerçekleştirdiği etkileşimlerin gündelik hayat tutumu ile sürdürülmesi bu doğrultuda onları zımni bilgilerle, ortak bilgi stoğu ile sınırlandırmaktadır. Toplumun kendiliğinden doğal görünen yapısında etkileşimlerle oluşan toplumsal düzen konvansiyonel yaklaşımlarda ifade edilen özellikleri özneler arasındaki etkileşimlerde barındırmaktadır. Bireyin etkileşimlere yabancılaşması, etkileşimde kırılganlığın oluşması ise farklı biçimlerde doğal tutumun askıya alınması ile gerçekleşmektedir. Epik tiyatronun geliştirmiş olduğu yabancılaştırma tekniği bireylerin; eylemleri, eylemlere ve eyleyene yabancılaşarak eleştirmesini ve sorgulamasını olanaklı hale getirmektedir.

 

SONUÇ

Ludwig Feuerbach göre insan, kendi özüne dair özellikleri daha mükemmelleştirilmiş bir tasavvurda birleştirmiş ve oluşturduğu ‘’Tanrı’’ imgesine zamanla yabancılaşmıştır. Yani insan, kendi öz niteliklerini yücelterek gerçek olmayan bir varlık yaratmış, bu varlığı kendisinden üstün görmüş ve ona boyun eğerek kendi doğasına yabancılaşmıştır (Şeker, 2021, s. 128). Hegel ise ‘’geist’’ kavramı ile yabancılaşmayı ve evrelerini aktarmaktadır. Öz-bilincin kendini tanımlayabilmesi için kendi dışına çıkıp kendini bir başkasında tanımlaması, karşılıklı olarak tanımlanmanın gerçekleşmesi ve diyalektik süreçten geçmesi gerekmektedir. Yabancılaşma da bu süreçte oluşur ancak Hegel, yabancılaşmayı olumsuz anlamda kullanmamaktadır.

Gündelik hayatın etkileşim ağı içerisinde aktörler, oluşturmuş olduğu düzen karşısında kendilerini olumlamaktadır. Aktörler etkileşimleri ile ördükleri toplumsal düzene süreç içerisinde yabancılaşmakta ve onu verili, doğal olarak kabul etmektedir. Gündelik hayat tutumu ile toplumsal düzen ve gerçeklik ‘’normalleştirilmekte’’ ve bu tutum ile etkileşimlerin sürdürülebilirliği sağlanmaktadır. Ancak Garfinkel’ın yarı-alan deneyleri, epik tiyatronun yabancılaştırma tekniği, John Cage’ın 4’33 eseri oluşturulan düzenin doğal olarak görülen yönünü sorgulatmaktadır. Duchamp’ın Çeşme isimli eseri de yabancılaşma bağlamında eleştirildiğinde, nesnenin sanat yapıtına dönüşümünde sanatçının ve izleyicilerin sanat yapıtına/nesneye yabancılaşması o nesnenin sanat yapıtına dönüşüm sürecinde etkili bir unsurdur.

Bireylerin ifadeleri ve nesneler, anlamlarını içinde bulundukları bağlamdan alır. Marry Douglas, kir kavramını “yerinde olmayan şey” olarak tanımlar ve bu bağlamda bir nesne, farklı ortam ve durumlarda farklı şekillerde anlam kazanır. Örneğin, bir ayakkabı evde “kirli” olarak görülürken, kamusal bir alanda aynı şekilde algılanmaz. Aynı şekilde bir sanat nesnesi, bağlamından koparıldığında veya yeni bir bağlama yerleştirildiğinde farklı bir anlam taşır. Marcel Duchamp’ın Çeşme (Fountain) eseri ve Maurizio Cattelan’ın Comedian adlı eserleri bu durumu örnekler. Çeşme, bir pisuarın işlevlerinden soyutlanarak bir müzeye yerleştirilmesiyle sanat yapıtına dönüşmüştür. Bu dönüşüm, yalnızca bağlam değişikliğiyle değil, sanatçının kimliği ve bu bağlamdaki sosyal kabul ile de ilişkilidir. Bağlamın değişmesi ve nesnenin işlevinin soyutlanması, onu sanat yapıtına dönüştüren önemli unsurlardır.

[1] https://www.antoloji.com/sis-9-siiri/

[2] Yönelimsellik(intentionality) Weber’in ifade ettiği şekilde kullanılmıştır.

[3] Bu uyumsuzluk, örneğin sahnelenen oyunda dramatik sözleri içeren bir metne tezat olan dramatik olmayan bir müzik ile oluşturulmaktadır.

Kaynakça

AKIN, A. T. (2021). SESSİZ PERFORMANS VE JOHN CAGE. L. Kuzu (Dü.), SOCRATES 3RD INTERNATIONAL EDUCATION, BUSINESS, ECONOMICS AND SOCIAL SCIENCES CONGRESS içinde (s. 26-32). Kiev: Academic Sharing Platform.

Demirel, D. (2013). Max Weber’in Sosyolojik Kuramı. Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, s. 361-369.

Dinç, A. (2021). Gestus Müziği. MSGSÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 667-664.

Dinç, A. (2021). KARL MARX’IN YABANCILAŞMA KAVRAMININ EPİK TİYATRO MÜZİĞİNE ETKİSİ. DTCF DERGİSİ, 774-788.

DOĞAN, B. (2020). TOPLUMSAL GERÇEKLİĞİN İNŞASINDA ETNOMETODOLOJİ VE SEMBOLİK ETKİLEŞİMCİLİK KURAMLARININ ETKİSİNİ KAVRAMAK. Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 39-50.

Durkheim, E. (1995). Sosyolojik Yöntemin Kuralları. İstanbul: Bordo-Siyah .

Fardon, R. (2010). Margaret Mary Douglas. The British Academy, 135-158.

Garfinkel, H. (2014). Etnometodolojide Araştırmalar. Ankara: Heretik.

İşleyen, P. A. (2016). Performans Sanatının Doğuşu ve Günümüze Yansımaları. International Journal of Cultural and Social Studies, 340-350.

Jonathan H. Turner, L. B. (2010). Sosyolojik Teorinin Oluşumu. İstanbul: Sentez.

M.Poloma, M. (1993). Çağdaş Sosyoloji Kuramları. (H. Erbaş, Çev.) Ankara: Gündoğan.

Öğütle, V. S. (2022). Failin Ontolojisi Sosyal Bilimlerde Nedensellik ve Yönelimsellik. Ankara: Fol.

Özsöz, C. (2007). HAROLD GARFINKEL VE ETNOMETODOLOJİ. Sosyoloji Notları, 4-8.

Sankır, H. (2018). Gündelik Nesnenin Sanatsal Dönüşümü: Sıradan Nesnelerin Sanat Eserine Dönüşüm Süreci Üzerine Sosyolojik Bir Değerlendirme. Journal of History Culture and Art Research, 524-543.

Şeker, O. (2021). Marx’ın Erken Dönem Eserlerinde Yabancılaşma Kavramı: Tarihsel Bir Yaklaşım. İzmir Sosyal Bilimler Dergisi, 125-131.

Yolcu, F. (2024). Toplumsal Düzen ve İletişimin Rutin Doğası Üzerine Bir Anlam Arayışı: Harold Garfinkel ve Etnometodoloji . İletişim, 34-56.

 

Visited 1 times, 1 visit(s) today
Close